7 Mayıs 2012 - 15:44

Bismillah Suriye meselesi, artık gerçek hedefine doğru yöneldi ve Türk medyasında da Suriye haberlerinin yerini, İran ve Şiilik eleştirileri aldı. Zaten önceden de dikkat çekildiği gibi, hedef Ortadoğu’da İran ve Hizbullah’ı itibarsızlaştırmak ve mezhebi ayrılıkları körükleyerek İsrail’in elini güçlendirmekti. Maalesef, özellikle ülkemizde birçok yazar-çizer bu oyuna gelmiş durumda… Artık günlerdir, özellikle de İslamcı medyamızı İran ve Şiilik karşıtı yazılar süslüyor… Bu yazılara baktığınızda, artık ABD ve İsrail’in oyunlarından bahsetmenin rafa kalktığı, ABD ve İsrail düşmanlığının yerini resmen İran düşmanlığının aldığını, artık Filistin meselesinden dahi bahsedilmediğini, Filistin ile ilgili haberlerin neredeyse yok denecek düzeye düştüğü, Suriye olayı haricinde başkaca haberlere yer verilmediği ya da çok az verildiği ayan beyan görülüyor.

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Suriye’de uygulanan Annan Planının, İran ve Hizbullah’ın öteden beridir söylediği şeyler çok yakın olması dahi bir şey ifade etmiyor bu zevata göre… Ve Annan planının Suriye devleti tarafından delindiğini ispatlamak için onlarca bombalama eylemi, saldırı eylemi gerçekleştiren muhaliflerin haberleri de yine suçu Suriye hükümetine yıkacak şekilde verilmeye devam ediliyor… Sanki Muhaliflerin bombaları, Suriye halkına kan değil de barış getiriyor, onların öldürdükleri Suriyeliler can sayılmıyor…

Bu karşıt yazılar bazen öyle bir içerikle yazılıyor ki, hayret bile hafif kalır! Bunlardan birisi de Zaman gazetesi yazarlarından Ali Ünal…

Geçmişte Kur’an odaklı yazı ve kitapları ile tanıdığımız Ali Ünal’ın son “İran ve Şiilik” yazısı hayret edecek derecede hafiflikler içeriyor.

Ali Ünal’ın yazısına bakıldığında Şiilere kendince öyle tekliflerde bulunuyor ki, bunun adı açıkça, “sizin mezhebiniz batıl, bırakın onu da Ehl-i Sünnete gelin” demekle aynı… 1982 ve 1986 yıllarına ait iki hatıra aktararak, Şiilikle ilgili düşünce ve teklifini ortaya koyan Ali Ünal, bu hatıraların birinde, bir Şii alimi şöyle uyardığını söylüyor:

“Tarihinizde iki büyük hatanız oldu. İlk döneminizde Kur'an değiştirilmiştir; onda ilave, eksiltme ve değiştirme vardır." iddiasında bulundunuz. (Buna inanan ve bu konuda elinde imamlardan binden fazla rivayet olduğu iddiasıyla o Ehl-i Beyt imamlarına iftirada bulunan Küleynî'yi Hadis'te en güvenilir ve onun Usûl ve Fürû-u Kâfî'sini en güvenilir hadis kaynağı kabul etmeyi hâlâ sürdürüyor da olsanız,) daha sonra Tusî geldi ve "Böyle bir iddia küfür olur. Çünkü Ebu Bekir zamanında (resmen) toplanan Kur'an'a İmam Ali'nin tek bir itirazını olsun bilmiyoruz. Ayrıca bu iddia, 'O Kur'an'ı Biz indirdik ve onun koruyucusu da Biz'iz.' âyetini inkâr olur." hükmünde bulundu. Bu yanlış itikadınızı, eğer takiyye yapmıyorsanız düzeltiniz. İkinci hatanız, İmamet meselesi. İmamet'i 12 kişi ile sınırlıyorsunuz ve 12. İmam'ın 10 asırdır gaybubette olduğu iddiasındasınız. Devrimden sonra yaptığınız anayasa da, modern bir Sünnî devletin yapacağı anayasadan farksız. Gaybubetteki imamın yokluğunda ümmet arasında sadece tefrika sebebi olan bu doktrini ısrarla neden sürdürüyorsunuz?"

Teklife baktığınızda, ilk teklifin Şia’nın hadis kaynaklarını terke etmeyi, ikincisinin de ise İmamet inancından vazgeçmeyi içerdiğini görüyorsunuz. Sayın Ünal’ın teklifi, Şia’yı ne kadar basit ve batıl gördüğünün de göstergesi… Bir mezhebin inançlarını terk etmesi konusunda bu kadar pervasız bir teklif, aslında o mezhebin önemsenmediğinin, basit temellere dayanan ve batıl olduğuna inanmanın da bir göstergesi değil midir? Kendisi, ilk hatırasında, hakkında, ta İslam’ın ilk dönemlerinden bu yana şüphe bulutları dolaşan, hadis söylediği için zamanın halifesi tarafından kırbaçlanan, Ümmül mü’minin Aişe tarafından yalancılıkla suçlanan Ebu Hureyre’ye dahi toz kondurmazken, Şia’nın “imamet” inancını terk etmesini istemek ne anlama geliyor?

Burada Sayın Ünal’ın tam da o teklifini yaptığı yıl, 1986 yılında, şimdiki iddiasından farklı düşündüğü konusunda bazı yazılarını aktaracak ve kıyası okuyucuya bırakacağız…

Ali Ünal’ın, 1986 yılında Beyan yayınlarından piyasaya çıkan “Kur’an’da Temel Kavramlar” adlı kitabı, yukarıdaki teklif ve düşünceleriyle hiç de örtüşmüyor. Mesela Ali Ünal, Şiilere “Kuleyni’yi ve kitaplarını terk edin” diye teklifte bulunduğunu söylerken, aynı yıl yayınladığı kitabının önsözünde Kuleyni’nin Usul-u Kafi’sinden daha farklı söz ediyor. Kitabı hazırlarken yararlandığı kaynaklardan bahsederken şöyle diyor:

“ … Ayrıca, İslam Tarihinde ve İslam hikmetiyle İslam İlimleri alanında çok çok önemli yerleri oldukları halde, özellikle Türkiye’de fazla tanınmayan Ehl-i Beyt imamlarından da yararlanabilmek için, Resul-ü Ekrem’in hadislerinin yanı sıra onların sözlerine de yer veren Şiî muhaddislerden Küleynî’nin Usul-i Kâfi’sini de elimizin altında bulundurma gereği duyduk.”

Yani Ali Ünal Bey, yazısında bahsettiği o Hüccet’ül İslam nezdinde, Kuleyni’yi güvenilir buldukları için Şia’yı eleştirirken, kendisi yazdığı kitapta Küleyni ve Usul-i Kafi’den yararlanabiliyor. Bu çelişki değil midir? Yine aynı kitabın önsözünde, büyük müfessir Allame Tabatabai’den de ve Tefsir’ul Mizan’dan şöyle bahsediyor:

“… Bunlardan sonra, ikinci derecede, gerçekten büyük bir müfessir olduğu kadar İslam hikmetinin yüzyılımızdaki ender temsilcilerinden olan ve tefsirinde Şiî Sünni tüm rivayetlere yer veren Allâme Muhanned Hüseyin Tabatabaî’nin El Mizan fi Tefsir’il Kur’an’ı ve …. en çok başvurduğumuz eserler arasında yer aldı.”

Sayın Ünal’ın bir Şii müfessirden ve onun tefsirinden nasıl bahsettiğine bakar mısınız? Hani “Şiiler Kur’an’ın eksik olduğuna inanıyor diye eleştiriyordunuz?” Böyle bir mezhebin, hem de en önemli temsilcilerinden, alim ve müfessirlerinden olan bir zat hakkında böyle övgü dolu sözler söyleyip aynı zamanda da o mezhebin Kur’an anlayışını eleştireceksiniz? ( Tabi ki, ya yanlış ya da kasıtlı bir bilgi ile). Hâlbuki Merhum Tabatabî “Zikri kesinlikle biz indirdik, onu yine biz koruyacağız”(Hicr:9) ayetinin tefsirinde El Mizan’da aynen şöyle buyuruyor:

“…Kurân hiçbir zaman yok olmayacak veya unutulmayacak canlı ve ebedi bir zikirdir. Kurân her türlü fazlalık ve eksiklikten korunmuştur. Kurân-ı Kerim’in ilahî hakikat ve maarifleri açıklamak için Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olma özelliğine etki edecek, hiçbir değişikliği yoktur.”

Yukarıda zikredilen ayetten de anlaşıldığı üzere Kurân her türlü değişiklik ve tahriften korunmuş ve korunacaktır.”

Ali Ünal Bey’in İmamet ile ilgili teklifine gelince! Bu teklif ile ilgili de yine aynı kitapta farklı şeyler söylediğini görüyoruz. Mesela Kur’an’da temel Kavramlar adlı kitabın “Veliyy” adlı bölümünde şunları söylüyor:

“Onlara güven veya korkudan bir emr gelse onu yayarlar; oysa onu Rasul’e ve kendilerinden olan emr sahiplerine döndürselerdi, içlerinden istinbat sahibi olanlar onu bilirlerdi…” ( Nisa:83)

Bu ayetin ortaya koyduğu gerçek, “emir sahipleri”nin de merci olduğudur; yalnız yukarıda belirttiğimiz gibi, onlar kendilerinden bir teşri yetkisine sahip olmadıklarından mercilikleri Kur’an ve Sünnet çerçevesindedir ve ayetlerde istisna olmadığına göre mutlaktır. Rasul’ün tekil, emir sahiplerinin çoğul kullanılması, onların Rasulullah’tan sonra geleceğini ve birden fazla olacağını, yani art arda geleceğini gösterir. Her halükarda emir sahibinin veya velliy’ül emr’in Müslüman, müttaki, kamil anlamda mürşid ve alim olması gerektiğini ayetler açıkça ortaya koymaktadır.” (Veliyy bölümü, Sayfa580)

Ve Sayın Ali Ünal bu paragrafa şöyle bir dipnot düşmüş:

“Nebi-Rasul’ü anlatırken de aktardığımız gibi, Buhari’nin rivayet ettiği “İsrail Oğulları’na nebiler hükmederdi; biri öldü mü yerine bir başkası gelirdi.” Hadisinin devamında “benden sonra ise halifeler olacaktır” buyrulurken, kritikçilerin çok farklı yorumlarına neden olan ve yine Buhari’nin de rivayet ettiği bir başka hadiste ise “Benden sonra on iki ‘emir’gelir, hepsi de Kureyş’tendir.” Buyrulmaktadır. (Ülü’l Emr’i açıklamak bakımından naklettiğimiz bu hadislerle ilgili olarak umarım bizi değişik mezheplere bağlayıp tadlil-tekfir edenler çıkmaz). Hadisin nakilleri ve yorumlarıyla ilgili olarak bkz: Celaleddin es-Süyuti, Tarih’ul Hulefa, Mısır, 1372 s: 10-12” ( Sayfa589, Veliyy bölümü 5 nolu dipnot)

Ve bir şey daha! SayınAli Ünal, yine Veliyy kavramını açıklarken şöyle diyor:

“«Mü'min erkekler ve mü'min kadınlar "birbirlerinin veliyyleridirler; ma'rufu emrederler, münkerden nehyederler, namazı kılarlar, zekâtı verirler ve Allah'a ve Rasûlü'ne itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Muhakkak Allah azizdir, hakimdir» Tevbe: 71).

Mü'minlerin birbirleri üzerindeki bu velâyetleri 'zekâtı toplamak, haddleri uygulamak, sınırları korumak, özellikle Cum'a ve bayram namazlarını kıldırmak, yetimleri, kimsesizleri evermek, mü'minlerin her türlü bilgi seviyelerini yükseltip onları tezkiye etmek, kötülüklerden alıkoymak, İslâm'ın yayılmasını sağlamak ve bunun için gerekli ortam ve şartları oluşturmak' gibi ümmetin vazgeçilmez görevleri alanında içlerinden bazılarına özel bir velâyet yükler; ve bu velâyet'ı yükle-nenler hiç bir zaman bir zorba değil, emrlerini üzerine aldığı kişilere karşı tam bir şefkat, sıcaklık ve yakınlık içinde olmak zorundadırlar; Kur'an'ın bu noktada veliyy kelimesini seçmesi oldukça anlamlıdır ve bu veliyylerin kimler olduğunu, niteliklerini ve birinci derecedeki fonksiyonlarını Kur'an şöyle açıklar:

«Sizin veliyyniz ancak Allah, O'nun Rasûlü ve namaz kılan ve rükûdayken zekât veren mü'minlerdir»(Maide: 55).

«Muhakkak Allah mü'minlere büyük bir lûtufta bulundu; önceden açık bir dalalet içindelerken içle-rinden kendilerine O'nun ayetlerini okuyan, kendilerini tezkiye eden ve kendilerine Kitabı ve Hikmet'i öğreten bir rasûl göndermekle»(A. İmran: 164).

«Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden ve size Kitabı, Hikmet'i ve bilme-diklerinizi öğreten bir rasûl gönderdik» (Bakara: 151).

İşte, mü'minlerin veliyysinin en önde gelen görevi onları tezkiye etmek, onlara Alah'ın ayetlerini okumak, Kitab'ı, Hikmet'i ve bilmediklerini öğretmek, böylece Allah'ın onları karanlıklardan nura çıkarmasında sebep ve perde olmaktır; yani O'nun velayeti Allah'ın velâyetindendir. Bu nedenle, bu veliyy'nin kâmil anlamda mürşid, mehdi ve kâmil anlamda âlim olması gerekir. Kur'an bir başka ayette mü'minlerin veliyy sinden 'ülü'l-emr- emr sahipleri' olarak söz eder. Burada, sözgelimi 'ülü'l-hukm, ülü's-sultan' gibi deyimlerin kullanılmayıp, bütünüyle 'ruhî' bir muhtevası olan 'emr' kelimesiyle 'ülü'l-emr' deyiminin kullanılması, yukarıda açıkladığımız niteliklerin ortaya konulması açısından oldukça anlamlıdır (bk.Emr).

Muhakkak Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hük-metmenizi emreder. Doğrusu Allah size ne güzel öğüt veriyor! Muhakkak Allah semî'dir, basîr'dir. Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Rasûl'e itaat edin ve sizden olanemir sahiplerine de. Eğer bir şeyde çekişirseniz onu Allah'a ve Rasûl'e döndürün, eğer Allah'a ve Ahiret Günü'ne inanıyorsanız. Bu hayırlı ve te'vili (varacağı) en güzel olandır» (Nisa: 59).

Yukarıdaki ayetlerde insanlar arasında hükmetmenin ve emr sahibi olmanın,velayetin bir emanet olduğuna anılmakta, Allah'a ve Rasûl'e itaattan sonra herhangi bir istisnaya yer verilmeden emir sahiplerine de itaat emr olunmaktadır.” ( Veliyy bölümü sayfa 578-580)

Şimdi, bu açıklama ve dipnottan ne anlayalım? Biz Sayın Ünal’ın bu kitabı yazarken Şii olduğunu iddia etmiyoruz, ama buradan Şia’nın 12 imam inancına karşı da en azından hoşgörülü olduğu sonucu çıkmıyor mu? Yazısında belirttiği konuşma ve teklif ile aynı yıl içinde yazılmış bu kitaptaki düşünceleri çelişmiyor mu? Yoksa kâmil anlamda mürşid, mehdi ve kâmil anlamda âlim olan ve art arda gelen ve sayıları 12 olan bu “ulu’l emr” ler nerededir, kimlerdir? sorusu cevapsız kalmaz mı?

Sayın Ali Ünal’ın “Ehl-i Beyt”i tarifi de Sünni anlayışa pek uymuyor. Kur’an’da Temel Kavramlar adlı kitabın “Rics, tezkiye, Tuhr/Tathir” adlı bölümünde şöyle diyor:

“Domuz eti gibi maddi ve manevi yönden rics olan şeylerin yanı sıra, işledikleri ameller ve inançları da rics olduğundan kâfirler ve münafıklar ricsin kendisi haline gelirler. Çünkü insanın gerçek benliği ve zahirini kuşatan batını kalpte olduğundan, kalbini rics’in kapladığı insanlar da bütünüyle rics olma noktasına gelmişlerdir; bu bakımdan batınlarının yansıması olan zahirleri de rics olur.

“Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allah diniyle ona inanan insanları tathir etmek diler, fakat bu iman edenlerin amelleriyle gerçekleşir.(….) Öte yandan Allah kulları içinde bazılarını kendi tevfikiyle aynen tezkiyede olduğu gibi tathir eder, içlerinden her türlü ricsi giderir ve onları temiz (pak) yapar. Söz gelimi Allah Hz. Meryem’i tathir etmiş, onu seçmiş, paklamış( Al-i İmram:42) ve yine pak bir kelimesi olan İsa’yı ona ilka etmiştir. (…) Deyiş yerindeyse vahy ve Kur’an, içinde hiçbir leke ve kirin bulunmadığı bir “su” gibidir. Bu “su”nun yine kirlenmeden insanlara aktarılması ve bu aktarımın yine kirlenmeden devam etmesi için aynen kendisi gibi lekesiz kaplar gerekir. Ancak bu kaplardır ki, bu suyu alır ve hiç bulandırmadan başkalarına aktarır. Bu yüzdendir ki, Allah “ona ancak mutahher olanlar el sürebilir” buyurur. (Vakıa: 79) Ancak mutahher olanlardır ki, ona el sürer, onu aktarır, ona kanallık yapar, onun tüm hakikatlerine ve marifetine erebilir. Tam mutahher olmayanlar onu bulandırır, bulanık anlar ve bulandırdıkları şekilde aktarırlar. Mutahher Allah’ın bütünüyle tathir ettiğidir, bu tathir de bütünüyle ricstendir:

“Allah sizden ancak ricsi gidermek ve sizi tam bir tathirle tathir etmek diliyor ey Ehl-i Beyt” ( Ahzab.33)

Hz. İbrahim’e Beytullah’ı tathir etmesi, yani Şirk’in her türlü kirinden arındırılması emrolunmuştur. ( Bakar:125, Hacc: 26). Tathir edilmiş (mutahher) Beyt’in Ehli de mutahher olmak gerektir; bu bakımdan tathir edilmiş Ehl-i Beyt’i düşünürken, Hz. Peygamber’in ev halkından çok, mutahher Beyt’in ( Beytullah ve Beyt-i Rasul’ün mutahher ehli’ni düşünmek gerekir; aksi halde Hz. Peygamber’in damadı ve amca oğlu olan Hz. Ali Ehl-i Beyt’in içine girmemek gerekir; oysa tüm alimlerin ittifak ettiği ve sahih olduğu üzere Ehl-i Beyt’tendir.” ( Rics, tezkiye, Tuhr/Tathir bölümü, Sayfa 454,459-461)

Sayın Ali Ünal, Kütüb-i Site’de de yer alan ve “sahih” kabul edilen bazı hadisleri de kabul etmemektedir. “Mekke Rasullerin Yolu” adlı kitabında Resulullah’ın ilk vahyi aldığında ki şaşkınlığı ve Varaka kıssasını anlatırken da şöyle diyor:

“Rasuller ailesinden gelen ve aslında Risalete pek fazla yabancı sayılmayacak olan Hz. Rasul’ün vahy’den duyduğu ürpertiyle başkalarına çare olarak koşabileceği fazla uygun düşmüyor. Öte yandan bazı müsteşrikler tarafından bir akıl ve ruh hastası olduğu şeklinde, Hz. Rasul’e iftira atılmasına sebep olan bu tür rivayetler, o zamanki Müslüman kılığına girmiş İslam düşmanları tarafından da uydurulmuş olabilir.” ( Mekke Rasullerin Yolu, Pınar yayınları, 2. Basım, İstanbul 1984, Sayfa 85, 6 nolu dipnot)

Şimdi Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de de yer alan bu hadislerin “uydurulmuş” olabileceğini söyleyen Ali Ünal Bey, acaba Buhari ve Müslim’i toptan reddetmeyi düşünmüş müdür? Değilse kendisi için düşünmediğini, başkasından nasıl isteyebiliyor?

Söylenecek söz çok… Hele İran ile İsrail’i ifsad noktasında ortak ve aynı gören Ali Ünal’ın; İsrail için gösterdiği onca hoş görüsü, İsrail’i “otorite” olarak kabul etmesi, “İsrailli çocuklara ağlıyorum” açıklaması v.b. ile bilinen “bir duruşa” “itaatini” açıklamak ve sorgulamak zorunda değil midir?

MUHSİN KÜÇÜKER